ARKETON Kitapları Seti (6 Kitap)

ARKETON Kitapları Seti (6 Kitap)

%33 İNDİRİM
214.40TL 320.00TL

Yazar: Kolektif

Marka: Arketon Yayınları

Basım Tarihi: 2020

Sayfa Sayısı: 1236

Boyut: 15.5 x 23.5 cm

Stokta

9780456999599

Title:  

SÜSLEME VE CÜRÜM

AdolfLoos’un farklı konulardaki 48 yazısını içeren “Süsleme ve Cürüm”, ErdemCeylan’ın çevirisi, giriş yazısı ve editoryal notlarıyla yayımlandı. AykutKöksal’ın genel yayın yönetmenliğinde etkinlik gösteren Arketon Yayınları’nınüçüncü kitabı olan “Süsleme ve Cürüm”de yazılar sekiz ana başlıkta toplanıyor:Zanaat, Kültür, Sanat, Moda, Mobilya, Malzeme, Üslup ve Mimarlık. “Süsleme veCürüm”de bir araya getirilen yazılar, Loos’un 1921 tarihli “Boşluğa Söylenmiş”ve 1931 tarihli “Rağmen” başlıklı derlemelerinden seçildi.

ErdemCeylan, kitaba yazdığı önsözde şöyle diyor: “Okur, Loos’un metinlerini okurken‘müellif’in çok sayıdaki kimliğine şahit olur. Mimarlık, sanat ve modaeleştirmeni, kâhin, öğretmen, reklamcı, denemeci, hikâye anlatıcısı, hatip.Kimi zaman aynı metinde birkaçı birden. Loos’un yazı dili bilimselliğin soğuknesnelliğinden, entelektüelliğin derinliğinden, mesafeli duruşundan ve üsttenbakışından uzaktır. Bu tutumun nedeni, mimarlık gibi yazının daentelektüelleştirilmesine karşı olması, dolayısıyla dili kültüre iade etmekistemesidir. Toplumun ortalama kesiminin kavrayabileceği, samimi ve dürüst birdille, halkın yaşayan, gündelik konuşma diliyle yazar, kızar, sitem eder,hakkının yendiği iddiasında bulunur; ancak elbette nihayetinde konununotoritesi daima kendisidir. ‘Doğru’ bilgi, bakış açısı, değerlendirme, yorum veyargı ondadır. Tezlerini meşrulaştırmak, iddialarını haklı çıkarmak içintarihin derinliklerinden -okuruna tanıdık geleceğine inandığı- kanıtlardevşirir. Anlaşılmak ister, kelime oyunlarına yer vermez. Yine de ara sıraimalı ve alaycı olduğu da bir gerçektir. Amacı edebiyatın dolambaçlı yollarınasapmak değil, okuruyla -her kimse ve ne pahasına olursa olsun- mutlaka diyaloğagirmek, sansasyonel projeleriyle Viyanalılara yaptığı gibi, yazılarıyla daokuru soru sormaya ve düşünmeye sevk etmektir…”

ŞEHİRLER VE YAPILAR

Rasmussen’inkaleminden çıkma çizimlerle mimarlık literatüründe ayrı bir yere sahip olan“Şehirler ve Yapılar”, sadece mimar ve şehircilere değil, kültür tarihiyleilgilenen herkese sesleniyor. Ele aldığı konuları bir deneme özgürlüğü velezzetiyle işleyen yazar, okurlarına, keyifle okunan bir temel kitap sunuyor.

Rasmussen,kitaba yazdığı önsözde şöyle diyor: “… Elinizdeki kitap okura, kentlerinbelirli ideallere işaret eden varoluşlarını göstermeye çalıştı. Böylece,anıtlar ve yapılar tek tek bir bütünün parçası haline geldiler. Buradakişehirler, belirli bir yöntemle veya benzer biçimde ele alınmadılar. Kitabınbölümleri, işlenen konular kadar çeşitli, çünkü dünyada birbiriyle özdeş ikişehir bile yoktur. Bazı durumlarda, aynı koşullar altında ve aynı nedenlerdenoluşan ortak özellikleri gözlemlemekle çok şey öğrenilebilirken, bazılarındakendine has gelişimin izlerini araştırmak gerekir.

Kitabınamacı, şehircilik ve mimarlık tarihinin sistemli bir sunumundansa, yazarınçalışmaktan keyif aldığını hissettiği, şehirler ve yapılarla ilgili konuları,belirli bir kurala bağlı olmadan sıraladığı bölümler aracılığıyla toplamaktı.Kitabın, tıpkı tümüyle yeni şeyler keşfettiğimiz, eski, tanıdık şeylerde şimdiyeni bir anlam bulduğumuz bir seyahatte olduğu gibi, ilgili okuyucuya yeni birizlenim bırakacağını umuyoruz…”

DURAN HER ŞEY HAREKET EDİYOR

2018’de yitirdiğimiz Atilla Yücel, akademisyen ve entelektüel kimliğiylemimarlık dünyasının önde gelen kişileri arasında yer alıyordu.İstanbul üzerineyazdığı metinlerden oluşan kitap, kentin modernleşme öyküsünden mimarlığına,siluet sorunundan 19.yüzyıl sıra evlerine, Taksim Meydanı’ndan Galata vePera’ya uzanan geniş bir çerçeve çiziyor.
Atilla Yücel, kitaba yazdığı önsözde şöylediyor: “İstanbul Yazıları, üzerinde binlerce, on binlerceyazının, yapıtın, düşün inşa edildiği bir gerçekliğin, İstanbul’un kent mekânıve mimarlık ile ilgili görünümleri üzerine üretilmiş bazı satırların birderlemesi. İstanbul bir kent, aynı zamanda bir kavram, aynı zamanda, yüzyıllarboyunca oluşmuş bir tarihsel birikime dayanan bir kültürün, bir aidiyetin adı,bir külliyatın nesnesi, belki bir mitos. Bugünün karmaşık megapol gerçekliği,farklı dönemlerdeki daha sade bir kozmopolit varoluşun küresel dinamiklersonucunda her gün yeniden biçim kazanmakta olan bir başka katmanı. İstanbulkülliyatı edebiyattan düşünceye ve bilime bu katmanlaşmanın farklı dönemlerini,farklı izlerini, farklı izlenimlerini içeriyor.
İstanbul Yazıları bu zengin ve farklılıklar içeren külliyat içinde birküçük halka olduğu kadar yazar açısından aynı zamanda kendi düşünce ve yazınyaşamının bir halkası, başka mekânlarla, başka deneyimlerle, başka düşüncelerleve başka metinlerle ilişkileri var. Çünkü her metin nesnesini dile getirirkenkendi öyküsünü ve kendi gerçekliğini de içinde barındırır ve örtülü biçimde deolsa ifşa eder.”

İSTANBUL'UN YABANCI VE LEVANTEN MİMARLARI

CengizCan'ın, son dönem Osmanlı mimarlığının önemli bir yönünü ele aldığı çalışmasıArketon kitapları arasındaki yerini aldı. Can'ın, 1993'te bir tez çalışmasıolarak kaleme aldığı araştırma, titiz bir editoryal süreç sonunda kitapformatına aktarıldı. Aykut Köksal'ın bu kitap için çektiği fotoğraflarlabütünlenen çalışma, Melling'den Fossati kardeşlere, Barborini'den Montani'ye,Vallaury'den D'Aronco'ya, Mongeri'ye uzanıyor. Haklarında çok az bilgi sahibiolunan mimarları da ele alan Can, bir dönemi tüm boyutlarıyla gözler önüneseriyor.

AykutKöksal, kitabın "Sunuş" yazısının bir bölümünde şunları söylüyor:"Cengiz Can’ın kitabı, daha önce yüzeysel bilgilerle tanınan, yaşamlarıüzerine çok az şey bilinen yabancı ve Levanten mimarların, Osmanlı mimarlığınınmodernleşme sürecinin nihai noktasında belirleyici ve tayin edici bir rolyüklendiklerini ortaya koyuyor. Can, bu mimarların yaşamını, hiç bakılmamışkaynaklara giderek araştırıyor ve yerleşmiş belirli önyargıları çürütüyor.Örneğin, 'yabancı' olarak bilinen kimi mimarların 'Osmanlı Levanten mimarları'olduğunu saptıyor. Cengiz Can’ın ele aldığı mimarların önemli bir bölümününİtalyan ya da İtalyan asıllı Levanten oldukları ise hemen göze çarpıyor. Can,bu olgunun da altını çiziyor, gerekçelerini irdeliyor.

Yabancıve Levanten mimarların üretimleri, 18. yüzyılın Osmanlı mimarlığıyla keskin birkopuş gösterir. Bu kopuş özellikle Osmanlı modernleşmesinin sonucu olan yeniyapı programlarının geleneksel programlara göre daha baskın olmasındagörülüyor. Ayrıca, 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesinin aynı yüzyılın Avrupamimarlığıyla koşutluklar taşıdığını söylemek yanlış olmaz. 19. yüzyılın seçmeciyaklaşımları İstanbul’da üretim yapan bu mimarlarda da yankılarını bulur.

İstanbul’daçalışan Fossati, D’Aronco gibi yabancı mimarlar, Avrupa’nın her kentindeüretimleri saygıyla karşılanabilecek yaratıcı ve yetkin tasarımcılardır.Özellikle D’Aronco’nun Art Nouveau yapıları, Avrupa’da boy gösteren 'erkenModernist' çizginin, eşzamanlı olarak Osmanlı başkentinde görülen seçkin veunique örneklerini oluşturur. Cengiz Can, bu mimarları ele alırken, Osmanlımodernleşmesinin gölgede kalmış bir yönüne ilişkin geniş bir çerçevesunuyor."

KİTLE İLETİŞİM ARACI OLARAKMİMARLIK

RenatoDe Fusco'nun, ünlü çalışması "Kitle İletişim Aracı Olarak Mimarlık"yayımlandı. "Mimarlık Göstergebilimi Üzerine Notlar" altbaşlığınıtaşıyan kitap, "Biçimi Olmayan İşlev", "İdeolojik Kriz İçindekiMimarlık", "Kitle İletişim Aracı Olarak Mimarlık", "KitleKültüründe Eski ve Yeni", "Yeni Bir Değerlendirme İçin Ölçütler"ve "Bir Mimarlık Göstergebilimine Doğru" başlıklı bölümlerdenoluşuyor. De Fusco'nun kitabını Türkçeye Fatma Erkman Akerson aktardı.Türkiye'nin dilbilim alanında önde gelen bilim insanları arasında bulunan FatmaErkman Akerson'un çevirisi, De Fusco'nun kitabının önemini daha da artırıyor.Akerson, De Fusco'nun çalışması üzerine şunları söylüyor: "İkinci DünyaSavaşından sonra, İtalya’da köyden kente göçün hızlanmasıyla, kentlerin mimaridüzeni alt üst olmuştu. Pek çok yeni yerleşim alanı açılmış, ama bu arada eskikent bölgeleriyle yeni kurulan bu yerleşim alanları arasında birçok uyuşmazlıkortaya çıkmıştı. Yeni binaların yapılması mutlaka gerekliydi, ama bu binalarlaeski binalar arasında nasıl bir denge kurulacaktı? Eski binalar korunmalımıydı? Nasıl korunmalıydı? Bu sorunları kim çözecekti? Bu konularda toplumaduyarlık kazandırmak için ne yapılmalıydı? Bu kitap, bu sorunları sergiliyor vebu sorunları çözmek için, önce mimarlığın nasıl bir sistem olduğu anlaşılmalı,diyor. Mimarlığın anlamı nedir, anlamı yalnız işlevinden mi ibarettir, bu anlamgeniş kitlelere nasıl aktarılır gibi konuları işlerken, İtalya örneğinden çıkıyorolsa da, Türkiye’nin büyük kentlerinin sorunlarına da ışık tutuyor."

Arketongenel yayın yönetmeni Aykut Köksal ise, kitabın sunuş yazısında şöyle diyor:"Ferdinand de Saussure, 20. yüzyıl başında dilbilimi yeni bir paradigmaylaele alırken, 'yapı' (structure) ve 'göstergebilim' kavramlarını öne sürüyordu.Yüzyıl boyunca, Saussure'ün temellerini attığı 'dilbilim' pek çok disiplin içinyol gösterici oldu, mimarlık da bunun dışında kalmadı. 'Yapı' kavramınınmimarlık üzerinden ele alınması, 'tip' ve 'tipoloji' kavramlarını gündemetaşırken, dil, anlam, iletişim konuları mimarlığın önde gelen sorunsallarıarasına katılıyor, işlevselci paradigma sorgulanmaya başlıyordu. Bu bakış,İkinci Dünya Savaşı sonrasında -De Fusco'nun deyişiyle- yüzyıl başındaki "etikve estetik tutarlığını" yitiren mimarlığın yoğun bir eleştiriye tabitutulmasını getirdi ve 1960'ların kuramsal çalışmaları Modernizm sonrasınıhazırlayan köşe taşlarını oluşturdu. Örneğin Aldo Rossi'nin Şehrin Mimarlığı daDe Fusco'nun kitabıyla yakın bir tarih taşıyor. Bu arada, Umberto Eco'nun,'Göstergebilim Araştırmasına Giriş' alt başlığını taşıyan ve içinde mimarlıkgöstergebilimine ilişkin bir bölümün yer aldığı La struttura assente ('EksikYapı') başlıklı çalışmasının da aynı tarihlerde yayımlandığını unutmamak gerek.Kısacası, Renato de Fusco'nun çalışması, göstergebilim üzerinden bir mimariokuma sunarken, aynı zamanda mimarlık düşüncesinin belirleyici dönümnoktalarından birini işaretliyor."

CAM MİMARLIĞI

Paul Scheerbart'ın Bruno Taut'a adadığı "Cam Mimarlığı",Hüseyin Tüzün'ün Türkçesiyle, Arketon kitapları arasına katıldı. Scheerbart'ın1914'te kaleme aldığı "Cam Mimarlığı" büyük yankı uyandırmış, BrunoTaut da, aynı yıl gerçekleştirdiği ünlü Cam Ev'i Scheerbart'a ithaf etmişti.Walter Benjamin'in de yazılarında pek çok kez bu kitaptan söz ettiğibiliniyor.Benjamin'in "Deneyim ve Yoksulluk" başlıklı metni, yineHüseyin Tüzün'ün çevirisiyle, kitapta önsöz olarak yer aldı.Yüz on bir kısametinden oluşan, yazarın her metni romen rakamıyla ve bir başlıkla tanımladığı"Cam Mimarlığı" -Scheerbart'ın mimar olmamasına karşın- vizyoner birbakış taşıyor.
Erdem Ceylan, kitaba yazdığı "Kült ileKültür Arasında Kırılan Cam: Paul Scheerbart" başlıklı kapsamlı metninde,hem yazarı, hem de bu çalışmasını özgün bir bakışla ele alıyor. WalterBenjamin, bu kitap üzerine yazdığı metinde şöyle diyor: "Scheerbart enbüyük önemi, insanlarını ve –onları örnek alarak– yurttaşlarını kendilerinelayık konutlara yerleştirmeye veriyor, Loos ve Corbusier’nin bu arada inşaettikleri yer değiştirebilen hareketli cam evler gibi. Camda hiçbir şeyintutunamaması, öylesine sert ve pürüzsüz bir malzeme olması boşuna değil.Aynızamanda soğuk ve tarafsız.Camdan nesnelerin 'aura'sı yoktur.Cam zaten gizemindüşmanıdır.Mülkiyetin de düşmanıdır.
Büyük yazar André Gide bir keresinde şöyledemişti: 'Sahip olmak istediğim her nesne ışık geçirmez oluyor.' Yoksa insanlaracaba yeni bir yoksulluğun inananları oldukları için mi Scheerbart gibi camyapıları düşlüyorlar?Ama belki burada yapılacak bir karşılaştırma kuramdan dahafazlasını söylüyordur. Birisi 1880’li yılların kentsoylu odasına girse, belkide odanın yaydığı bütün o 'rahatlıkta', 'senin burada işin yok' izlenimi engüçlü olanıdır. Senin burada işin yok –çünkü burada oturanın, pencereiçlerindeki biblolarıyla, koltuklardaki küçük örtüleriyle, pencerelerinüzerindeki saydam malzemeyle, şöminenin önündeki paravanla ardında izinibırakmadığı tek bir yer yok. Brecht’in güzel bir sözü yine yardımcı bu konuda,hem de çok: 'Sil izleri!'– 'Kent Sakinleri İçin Okuma Kitabı'nın ilk şiirindeyinelenen dize.
Burada, bu kentsoylu odasında karşıt davranışlaralışkanlık haline geldi. Öte yanda 'iç mekân' o evde oturanı, alışkanlıklarıson sınırına kadar kabullenmeye zorluyor; bunlar orada oturanın kendinden çok,yaşadığı iç mekâna uyan alışkanlıklardır. Evde bir şey kırılınca, evsakinlerinin pelüşlü odalarında içine düştükleri o saçma durumu hâlâ anımsayanherkes bunu anlar. Öfkeleniş tarzları bile –artık yavaş yavaş körelmeyebaşlayan bu ani ve şiddetli coşkuyu ustaca canlandırabildiler– özellikle,'yeryüzündeki günlerinin izleri' silinmiş bir insanın tepkisiydi. BunuScheerbart camıyla, Bauhaus da çeliğiyle başardı: İz bırakmanın güç olduğumekânlar yarattılar. 'Bu söylenenlerden sonra', diye açıklıyor Scheerbartbundan yirmi yıl önce, 'herhalde bir cam kültüründen söz edebiliriz. Cam ortamıinsanı tamamen değiştirecektir.'"

Bunları da beğenebilirsiniz

Sizin için seçtiğimiz ilgili diğer ürünlere göz atın